| |
Osman Alican Okan alicokan@student.bilgi.edu.tr
Günümüz Türkiye’sinde Roman kültürü çingenelerle birlikte anılmaktadır. Türk çingeneleri her ne kadar müzik piyasasında işinin piri icracılar olarak bilinmiş olsalar da, gözle görülen kast sisteminde düşük bir tabakada, gelir seviyesi düşük bir gruba dahil edilmişlerdir. Hâlbuki Romanler, bu durumun hem zıttı hem de sonucu olarak kökleri ile gurur duyarak ve kendi içlerinde bir komün kültürü oluşturmuşlardır. Kendi aralarındaki bağlılık politik ve kültürel olarak geçmiş oldukları zorluklar sonucunda hayatta kalma adına yapılmış ya da var edilmiş bir sonuçtur.
Bilindiği kadarıyla çingenelerin kökleri kuzey Hindistan’ın merkezi Rajasthan'a kadar uzanıyor. İlk göç ve kanlarının karıştığı yer ise M.Ö.300 yılında Pers, yani şimdiki İran da gerçekleşmiştir. İran’ın ardından Irak, Ermenistan ve diğer Ortadoğu ülkelerine göç ettiler. 1050 yılında ise Konstantinapol’de çalıyor oldukları da söylentiler içinde. Orta Doğu’nun ardından 15.yy. da Avrupa’ya göç edip Mısır, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Sudan, Yunanistan ve Sırbistan’a dağıldılar. Avrupa’ya geldiklerinde yabancı olarak karşılanan göçmenler 1400 yılında “çingene” adını aldılar.
Avrupa’da yaşadıkları zaman içinde, çingeneler beşyüz yıla yakın bir süre, şimdi Romanya’nın bir parçası olan Moldovya ve Wallacya da köle olarak 1856 da Romanya liberalleşene kadar hayatta kalma savaşı verdiler. Doğu Avrupa durumu düzeltmeye çalışırken batıda işkenceler hapis cezaları gerçekleşmekte, kimi davalarda is idam kararları verilmekteydi. Bu toplu infazlar sürecinde 1.000.000 yakın çingene öldürülmüştür. Simdi ise ırkçılık başlığı altında taciz ve ayrımcılık yaşıyor yabancılaşmaya başlıyor her geçen gün biraz daha içlerine kapanıyorlar.
Çingeneler kendi içlerine dönük yaşayarak ırklarının hayatta kalmasını, efsane ve geçmişlerini korumayı sağlamışlardır. Bu durum kendi aralarında özgürleşmeleri ve güven kurmaları için bir avantaj sağlıyordu ama bu durum gadjéler yani Romanlar dışında kalanlar ile aralarında bir duvar kuruyor ve dış dünyaya açılmaları konusunda onları dezavantajlı bir pozisyona sokuyordu. Orta çağ Avrupası’nda çoğu Roman kadınlar yaşamak için falcılık, şeytan çıkartmak gibi mistik konular ile ilgileniyorlardı ve bu durumda onları gadjéler gözünde şeytanla anlaşmalı olduklarını düşünmeye itti.
Yaşanan bu kadar dramatik bir tarihin dışa vurumu da yaptıkları müzik ile ortaya çıkıyor. Çingene müziği tiz notalarıyla bezenmiş melodileri ve armonik uyum sağlanarak ortaya çıkıyor. Kullanılan vokalin duygu dolu ve sakin olması, seslerin enstrüman veya vokal ile sesin notalar arası kaydırılması ana özelliklerindendir. Davul ve nefesli sazlar ise kendi içlerinde ritmik bir uyum içinde ritimler arası geçişler yapmak çingene müziğinde söz konusudur.
Çingene müziği birbirinden farklı etnik müziğin karışımından meydana geliyor. Çingene müziğinin köklerini aldığı ülkeler Arap, Pers, Alman, Fransız, İspanyol ve Keltlerden almıştır. Dünyaya en çok yayılmış olan çingene müziği formu ise Flamenko dur.
Hikâyelerden birine göre, bir zamanlar İspanya’da bir “udi” Arap varmış. Flamo Mengue isimli udi, tırnak ve parmaklarını kullanarak yarattığı kendine özgü enstrüman tekniği ve mükemmel ud icra yeteneği ile diğer bütün udilere ilham ve örnek kaynağı olarak onun gibi çalmaya çalışmalarını sağlamıştır. Bir süre müzik udi'nin ismi ile anılmaya başlamış. Zamanın evrimi sonucunda onun ud tekniğini gitar üzerinde icra etmeye başlamışlardır. Flamenko’nun ritmik yapısını göz önünde bulundurarak, çingene müziği ve enerjisinin kökenine dönük bir fikir elde edebiliriz.
Klasik Türk müziği ile Roman müziği armonik yapı ve kurallar açısından çok ciddi bir farkları yoktur ama enstrümanı icra etme yolları çok değişiktir. Örneğin, Romanların hayatındaki bu müzik enerjinin ortaya çıkış yerlerinden biri ise meyhanedeki fasıllarda yaşanmaktadır. İstanbul’un batısında, Yunan sınırına yakın bir bölgede yer alan Keşan üçte ikisi Romanlardan oluşan bir kasabadır ve onlar da Romanların fasıl kültüründen nasibini almış tabi ki.
Romanların Türkleri andıran fasıl zevki amacına bakılınca bambaşka yapılmaktadır. Türkiye’de var olan meyhane ve fasıl kültürü, müzikteki makamlar ve nağmelerle içlenerek, ağlayarak rahatlamak ve içmek fikir iken, Romanlar için fasıl, asıl amacın sarhoş olmak olan, sazlı sözlü bir meyhane eğlencesi olarak görülür. Farklarının asıl sebebi enstrüman icra yöntemleri sonucunda ortaya çıkıyor. Türk müziğinin ağdalı nağmeleri ve uzayan ritimleri, Roman müziğinde daha hareketli ve ritmik, vuruşları ve köşeleri belli bir şekilde icra ediliyor. Ayrıca amaç eğlence olduğundan dolayı fasıllar gözyaşları ve yürek acıları yerine bir şenlik havasında geçmektedir.
Kim bilir belki de, şimdi Türkiye’deki stüdyo müzisyenleri ya da geçmişteki büyücüler gerçekten şeytanla anlaşmalı ki hayatta kaymayı ve enstrüman icrasını bu kadar iyi yapabiliyor, empati güçleriyle müzikal anlatımda köklerinden müziğe renk katıyorlar.
Kaynakça
IRÉN KERTÉSZ WILKINSON: “Gypsy Music”, Grove Music Online ed. L. Macy (Accessed 29 December 2006), http://www.grovemusic.com
CD Kaynakça
Balkan Voices- Michalis Nikoloudis & Michalis Koumbios
Taraf de Haïdouks - Band of Gypsies
| |