İlkcan Duygu Özkan ilkcancan@yahoo.com

DI MEOLA PLAYS PIAZOLLA

Çağdaş cazın dünyaca ünlü gitar virtüözlerinden, İtalyan müzisyen Al Di Meola, yakın arkadaşı tango ustası Astor Piazzolla’nın eserlerini yorumladığı albümünde yine virtüözitesini konuşturmuş. Albüme yalnızca yorumcu olarak değil, aranjör olarak da imzasını atmış. Kendisine eşlik edenler de yine kendi gibi çok yönlü müzisyen arkadaşları olmuş.

Al Di Meola eğitimini Berklee School of Music’te tamamladıktan sonra; Chick Corea, Stanley Clarke, Jan Hammer, Jean Luc Ponty, John Mc Laughlin, Paco de Lucia, Carlos Santana, Herbie Hancock, Tony Williams, Wayne Shorter ve Stevie Wonder gibi birçok ünlü sanatçı ile birlikte çalma olanağı bulmuştur. Bir jazz- fusion gitaristi olarak tanınmıştır ancak Akdeniz’in sesinden uzak kalamamıştır ve etkilendiği tüm müziklerin bir sentezini oluşturmuştur. Soloları ve kompozisyonları oldukça kompleks armoniler ve virtüözite gerektirecek aşırı hızlı pasajlar içermektedir.

Sanatçının müziği 90’lı yıllar itibari ile iyice Latin stillerine doğru yönelmiştir. Astor Piazzolla, diğer bir deyişle “tango’nun babası”, arkadaşı Al Di Meola’ya tam bir ilham kaynağı olmuş ve müziğinin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Aslında bu hiç de şaşırtıcı olmasa gerek çünkü her iki müzisyenin de sound’larına baktığımız zaman belirgin olarak gördüğümüz ortak zevkleri arasında “Batı Avrupa gelenekçilerini” belki de çileden çıkartan distortion, kromatisizm, sonucunda da dissonant bir tını buluyoruz.

Astor Piazzolla’nın tangosu (kendi deyişiyle ‘yeni tango’), dünyaca ünlü konser salonlarına taşınmış, oda orkestraları, büyük orkestralar ve büyük gruplar için aranje edilmiş ve tüm dünyaca tanınır hale gelmiştir. Sanatçı on beş yaşındayken ünlü tango vokalisti Carlos Gardel tarafından keşfedilmiştir.

Genele baktığımızda; farklı bir sound çıkarmak için özel aranjmanlar yapılmamış bir Piazzolla albümü dinliyorsanız, bir süre sonra hep aynı şarkıyı dinliyormuşsunuz hissine kapılırsınız (tabi bu Piazzolla fanları için elbette ki geçerli olmayacaktır). Dolayısıyla bu albüm bahsettiğim yargıdan uzak bir yerde duruyor. Al Di Meola’nın albüm için tasarladığı enstrümantasyon, size “yeni tango”nun “yeni yüzü”nü gösteriyor. Elektrik gitarın perküsyonlarla; bandoneonun synthesizer ile bir araya gelişi, dünyaya hızla yayılıp birçok müziği etkisi altına alan “elektronik” in tangoya da merhaba deyişini resmediyor bu albümde.

Başka bir açıdan baktığımızda da , sound değişse bile mood’un kendinden hiçbir ödün vermediğini açıkça görüyoruz. Piazzolla’nın müziği tutku doludur. Romantiktir, ama şiddetlidir. Sevgiliye yalvarıştır, ama gururundan ödün vermez, dimdik bir duruşu vardır. En durgun pasajlarında bile enerjisinden hiçbir ödün vermeyen bir müzik dinlersiniz Piazzolla’dan:  Evet, tango’nun gerektirdiği de budur zaten.

Tangonun kelime kökeni hiçbir zaman kesin olarak bilinememiştir. Günümüzde Arjantin’i uluslararası arenada temsil eden dans geleneği haline gelmiştir. Ölçüsü 2/4 ‘lüktür; Avrupa Polka formuna benzerlik gösterir. Ancak Astor Piazzola’nın tangosundan bahsettiğimizde müziği bu formatlarla kısıtlamamız mümkün olmayacaktır. Tipik bir milonga örneğini elimize aldığımızda, aksanlar değiştirilmemiş olsa da her öğenin Piazzolla’nın elinde baştan yapılandırıldığına şahit oluruz. Tango bir danstır ama Piazzolla’nın tangosunda dans edilemez.

Albümde yer alan Oblivion ve Tango 2, daha önce Piazzolla dinlemediğini düşünenler için büyük ihtimalle “bir yerlerden tanıdık” gelen parçalar. Bunun sebebi Piazzolla’nın birçok film müziğine de imzasını atmış olması fikrimce. Albümde favori parçamı belirleyemiyorum çünkü her Piazzolla cümlesi bana bambaşka bir şey anlatır. Yine de bir tercih yapmak gerekirse albümün üçüncü parçası Café ve yedinci parçası olan Tango 2’yi listeye yazabilirim.

Albüm, bilindik bir Piazzolla albümünden farklı bir sound’a sahip olmasından ötürü Piazzolla müziğinin koyu taraftarları tarafından kabullenilememiş, oldukça sert eleştiriler almıştır. Kimisi tarafından fazla “pop” olmakla eleştiriliyor, kimisi ise böyle bir albümün Piazzolla’ya hakaret olabileceğini bile düşünüyor. Fikrimce, günümüz dünyasında her türün birbiriyle harmanlandığı bir dönem yaşıyoruz. Müzikten modaya, edebiyattan resme kadar her dönemin birbiriyle karıştırılıp sentezlendiği ve bu birleşimlerin birbirinden farklı topluluklar tarafından rağbet gördüğü gerçeğini de göz ardı edemeyiz. Sentezleri bu kadar eleştirel karşılamanın gereksiz olduğunu düşünüyorum. Ürünleri birer deney olarak görürsek, denemeden ilerleme kaydedilemeyeceğini de hatırlamış oluruz.

Referanslar:

 
   


  Yazıların hakları ve sorumluluğu yazarlara aittir © 2006 santralmüzik