| |
Ozan Anlaş ozanlas@gmail.com
İnanılmaz bir ses ve inanılmaz bir hayat duruşu; Daimanda Galas’ın yaptığı müziğin tek bir kıtaya sığdırılamayacak kadar büyük olmasının nedenleri. İlk olarak daha önce çalıştığım bir vokal topluluğundan arkadaşım; olağan dışı bir tekniği ve sesi olduğundan dolayı bana Galas’ı dinlememi önermişti. Bir iki örnek dinledikten sonra çok etkilenmekle beraber, çok da korkmuştum. Ortada olan tek bir şey vardı ki o da bu kadının gerçekten bizim algıladığımız müzikten başka bir şey yaptığı.
Daimanda Galas, göçmen bir ailenin kızı olarak Los Angeles’da dünyaya geldi. Babası Anadolulu bir Ermeni, annesi ise Yunanlı. İlk piyano derslerini bir caz orkestrasında çalan babasından aldı. 1970’lerde performanslar sergilemeye başladı ancak Galas, müzikte metne ve temaya daha çok önem vermesinden dolayı, kendisini performans sanatçısı olarak görmekten çok şarkı yazarı olarak görüyordu.
Galas ilk olarak kendini 1979 yılında Fransa’da Yugoslav besteci Vinko Globakar tarafından bestelenen bir operada tanıttı. Operanın konusu Uluslar arası Af Örgütü’nün Türkiye raporunda yer alan işkence görmüş bir Türk kadınıydı.
Galas’ın müziği hayatında yaşadığı olayların bir yansıması olarak değerlendirildiğinde, o müziği yatıştırıcı, sakinleştirici olarak kullanmaktan çok; tedirgin edici, kışkırtıcı olarak kullanıyor. Performanslarında 5-6 mikrofonu bir arada kullanıyor ve hepsinde ayrı bir çığlık, haykırma, homurdanma, fısıldama, uluma gibi sesler çıkartıyor. Bu sesler hiçbir zaman büyük kitlelere, müzik endüstrisine hitap edebilecek gibi değil. Galas, baskılanmış ezilmiş, susturulmuş, aşağılanmış olanlara sempati duyuyor. Kıyımlara uğramış ve yurtlarından kovulmuş halkların, işkence görmüş muhaliflerin, fahişelerin ve cinsel azınlıkların sesi oluyor.
Kendi hayatının gidişatı Galas’ın böyle bir müzik yapmasına neden olmuş gibi. Örneğin bir zamanlar akıl hastanesinde tedavi görmüş, 1960’larda fahişelik yapmış, bir çok gay arkadaşı ve kardeşi AIDS’ten ölmüş.
Ancak Galas bu temaların yanı sıra, gospel ve blues şarkılarını modernize ediyor. Örneğin “La Serpenta Canta” albümündeki “My world is empty without you” adlı popüler aşk ve ayrılık şarkısını AIDS’in bu dünyadan aldığı dostları için söylüyor, veya “Burning Hell” şarkısı aslında John Lee Hooker’ın bilinen bir blues örneğini oluşturuyor.
Galas yitirdiği arkadaşları, kardeşi ve kıyıma uğramış halklar için yaktığı ağıtlarda sesi bütün eşikleri atlıyor, bütün sınırları aşıyor. Bu yerleşik olmayan ses, herhangi bir düzene dahil olmuyor. Lirizm yüklü çığlıklar, fısıltılar durağan ben’e ait değil. Ötekine (bu dünya düzeninde marjinalize edilmiş) kavuşmak için yol alıyor. Ötekilerle birlikte yasaya ve yazgıya baş kaldırıyor.
La Serpenta Canta albümü bu çizginin dışında, biraz farklı görünerek blues, r&b, motown, soul tarzlarını içerse de, Galas kendi müzikal almayışını özel ve sıra dışı vokali ve piyanosuyla çok iyi bütünleştirmiş. Kayıtlar 1999-2003 arasındaki canlı performanslarıyla kayıt edilmiş. Şarkılar tanıdık olsa da Galas’ın vokali bunları bambaşka yerlere götürmeye yetiyor. Galas, vokalini şu şekilde tanımlıyor: “Arkadaşlarım için ilham kaynağı olan bir enstrüman, düşmanlarım için gerçeğin enstrümanı olarak işkence ve yıkım aracı.” 3,5 oktavlık güçlü sesiyle Galas bu albümde gerçekten de oldukça sade ama bir o kadar da tahmin edilmez bir müzik sunuyor dinleyicilerine. Şarkılardaki ani iniş-çıkışlar, değişik piyano tuşeleri ve üzerine örülmüş korkunç, rahatsız edici vokaller. Müziğin dışında yer alan bir insan için dinlemesi çok zor, hatta imkansız olabilir. Ayrıca müziği belli duyumlara sınırlamış olanlar için anlamsız saçma sapan, boş bir müzik olabilir. Ancak sanıyorum ki Galas’ın istediği zaten o dünyanın kendini sınırlamış insanları değil. O’nun istediği hayata farklı yerlerden bakabilen potansiyel düzen bozucular. Bu insanlar Galas’ı dinlerken gerçekten şaşıracak bir şeyler bulacaklardır.
REFERANSLAR:
|
|