Tuna Pase tpase@bilgi.edu.tr

Şehrin Koyu Arabeski

Kıdemli olup olmadığı tartışılır bir etnomüzikolog olarak bundan altı ay evvel tez konusu seçmek zorunda kaldığımda; karşıma danışmanım tarafından sorulan bir soru çıktı: “En çok kimi, hangi türü dinlemekten hoşlanıyorsun?” Cevabı benim gibi müziğin her türüne ve konusuna ilgi duyan biri için ahiret sorusu kıvamındaydı. Bence insanın dinlediği müzikler doğrudan yaşadığı şartlar ve hissettikleriyle ilgilidir. Birçok kişinin yanı sıra ben müziğin insanla bağdaşmasının sosyal statü veya eğitimden kaynaklandığına inanmıyorum. Belki de çok yanılıyorum, Anadolu’nun bir köyünde yaşayan bir gencin birden opera hayranı olması ya da çok entel bir çevrede yetişmiş hep klasik müzik dinlemiş birinin türkülere tutulması gibi... Bu hikayeler ütopik gözükse de var, ya da ben var olduğuna inanıyorum ve müziğin realite ile birebir bağlantısının olmadığını seziyorum.
Yukarıdaki sorunun benim için o sıralardaki cevabı Massive Attack veya Portishead olmuştu ve ben de yeni yılın ilk sayısında dinlemekten en fazla zevk aldığım gruplardan biri Massive Attack’ın ilk soundtrack albümünden bahsetmeye karar verdim. Massive Attack trip-hop denilen tarzın Bristol’lu yaratıcıları. Trip-hop dışında; Electronica, Alternative Pop/Rock , Club/Dance, Alternative gibi tür isimleri de bu grubun müziğine yakıştırılabilir; tabi müziklere tür adları yakıştırmak gerekli ise. Bu da ayrı bir tartışma konusu. 80’lerin ortalarında kurulan ve kendisinden sonra birçok gruba ilham kaynağı olmuş müzikleri hip-hop, reggea, punk, rock, electronic gibi birçok türün ve hatta türsüzlüğün kaynaşmasından meydana çıkmış. Massive Attack’ın koyu altyapıları, sallanan ritimleri, melankolik melodileri sanki şehirdeki yalnızlığın müzikal sesi. Ben kısaca bu türe şehrin arabeski diyorum ve bu grup da en koyu şekli.
1987’de kurulan grubun aslında bu soundtrack’i dinleyerek pek de yaklaşamayacağınız beş albümü var. Bu albümler sırasıyla 1991’de Blue Lines, 94’de Protection, 95’de No Protection ve 1998’de büyük bir çıkış yapan Mezzanine ve ardından soundtrack albümünden evvel en son albümleri 100th Window. Bu albümler içinde bu tarzı dünyaya en çok tanıtmış ve gerçekten pop müzik piyasasında da pazar payı almış en önemli albüm Mezanine. “Danny the Dog” soundtrackinin hikayesi ve tarzı ise bambaşka...
Senarist, yapımcı Luc Besson ve yönetmen Louis Leterrier tarafından gelen teklifi kabul eden grubun; 21 parçadan oluşan ve Ekim sonunda çıkan albümünü yaklaşık 11 haftada bitirdiği söyleniyor. Soundtrack; 2005 başında gösterime girecek filmden çok daha evvel piyasaya sürülerek tek başına da büyük müzikal ve pazar değeri olduğunu kanıtlıyor gibi.
Jet Li, Bob Hoskins, Morgan Freeman gibi oyuncuların rol aldığı "Danny The Dog"; yönetmen Louis Leterrier'in bir önceki filmi “The Transporter” gibi aksiyon dolu ve aynı zamanda dramatik. Senaryosu Luc Besson tarafından yazılan ve İngilizce çekilecek filmin bütçesi 42 milyon dolar tahmin ediliyor.
Filmin hikayesi dövüşmekten başka bir şey bilmeyen veya öğretilmemiş Danny (Li)’nin kör bir piyano akordcusu ile tanışarak; kulüplerde parayla dövüştürüldüğü ve tasma taktığı halinden müziğin büyüsüne nasıl kapıldığı ile ilgili. Filmi seyretmediğim için müzik ve filmin nasıl bağdaştığını tam olarak söyleyemeyeceğim ama albümdeki sert ritimlerin dövüş sahnelerine, acıklı yaylı, piyano ve synth seslerin de daha dramatik sahnelere ait olduğu kesin. Müziği dinlemek için filmi seyretmeyi beklemek zorunda olmadığımızı her zamanki gibi belirtmek isterim….

Filmin fragmanı için:
http://www.video-c.co.uk/microshow.asp?vidref=mass003&FileType=ADSLprog
Kaynaklar:
www.allmusic.com

 
   


  Yazıların hakları ve sorumluluğu yazarlara aittir © 2006 santralmüzik