| |
BARIŞ BAHÇECİ baris@trioda.net
Sanat, bir duygunun veya düşüncenin estetik kriterler eşliğinde onu icra eden tarafından (yani sanatçının) yaratıcılığını kullanarak en iyi şekilde ifade edilmesi olarak kabaca tarif edilebilir. Bu duyguların ve düşüncelerin ne olması gerektiği, estetik kriterler, yaratıcılık ve dereceleri, en iyi ifadenin ne olduğu, sanat dalları, sanatçı diye kimi tanımladığımız sanat içinde var olan tartışma konularıdır ama burada daha yaşamsal bir noktaya değinmek gerekiyor; sanatı sanat olmayandan ayırmak.
Zanaat ise belli bir estetik değeri olabilen (olmayabilir de), fakat kullanımı gündelik hayatımıza kolaylıklar getiren, nesnesi birden çok üretilebilen, el ustalığı ve maharet isteyen iş kollarıdır.
Peki, bir çömleğin sanat eseri mi, zanaat ürünü mü olduğunu kim ya da ne belirler?
Bu sorunun konusu, soyut bir heykel de olabilir, çiçek koyduğumuz vazo da. Odamızı süsleyen ve reprodüksiyon bir natürmort tablo da olabilir, müzedeki Da Vinci tablosu da. Teybimize koyduğumuz bir pop şarkısı da olabilir, Beethoven senfonileri de. Kriterimiz nedir ve bu kriterler tüm sanatlar için geçerli midir?
Çok temel bir farkı anlayabilmek için şunu bilmek gerekir; bir sanat eseri bir ya da daha fazla zanaatı bünyesinde içerebilir ancak nesnesinin sonucu bize bir şey anlatır. Bu anlatım eşsizdir ve bir yaratıcılık taşır. Zanaat ise el mahareti gerektirir ve nesnesi günlük kullanımımızda işe yarar. Peki, birisi sanatta geçerli olanın zanaatta da geçerli olduğunu söylerse ne demeliyiz? Bu yazının yazılma sebebi ise özellikle bu yüzyılda büyük bir endüstri haline gelen müzik kolunda herkesin sanatçı olma iddiası ya da adaylığı ve bu iddiayı destekleyenler. Ya da işin endüstri kolunun sanat koluna etkisi ve onun Batı’daki en eski ve ilk referans noktası olan Plato’nun kriterine gidecek olursak, sanat güzele ulaşmanın ve onu bu dünyada ifade etmenin bir yoludur. Bu dünya demeliyiz çünkü kaynak gerçekler dünyasındadır. Bu dünya ve gerçeklikleri ise Gerçek’in sadece gölgesidir. Güzellik ise gerçeğin niteliklerinden birisidir. Bizi gerçeğe ve onun sonucu olan özgürlüğe götürecek olan şey, mutlak gerçeğin bilgisidir. Sanat eseri ise bu yolda iyi bir adımdır ve de gerçeğin bir taklididir, bize geldiğimiz Mutlak’ı hatırlatabilir. Sonuç olarak sanatçı diye tabir ettiğimiz kişi güzelliği sezebilmeli, onu ifade etmek için belli bir ustalığa ve maharete ve bilgiye sahip olmalıdır ve bu eserin ardında anlatılan bir şeyler olmalıdır; o da Mutlak Gerçek. Yani sanat ve sanatçının görevi insanı özgür kılmaktır…
Adeta gerçek için yapılan bir ibadetten bahsediyor Plato. Bizi özgürleştirecek olan “Gerçek” kavramı günümüzün sanat akımlarına uygulasak bile yadsımanın zor olduğu bir kriterler. İsterseniz Marx sonrası ekollerdeki gibi Gerçek ve Evrensel olanı modernizmin uyutan yalanına benzetin, isterseniz anarşist bir görüşle her şeyi yerle bir edin, ya da o Gerçek’e sıkı sıkıya sarılan bir Rönesans adamı olun. Sonuçta bu, insanın her hücresine ve bilinçaltının en derinine inen özgürleşme ve kendi gerçeğini bulma çabasının en güzel tasviridir.
Batı felsefesindeki ilk çıkış noktası olmakla beraber bizim için temel olması gereken ama oldukça lüks bir kriterden bahsediyoruz.
“Gerçeğin ve güzelin arayışı ve onun ifade edilmesi.”
Bu kriterler sonucu ortaya çıkan eserlerin özelliği ise şöyle sıralanabilir:
— Kullanım değeri, bizi insan olarak arayışımızda bir adım ileri götürmesi, çünkü ardındaki gerçeklikten dolayı onu seyreder ya da dinlerken anlamaya çalışırız, zevk alırız. Bu tamamı sessizlikten ibaret olan bir John Cage eseri de olabilir, sistemin sahte güzellikleri ile dolu sanat eserlerini eleştiren Fütürist bir tablo da.
— Biriciktir, yani tek veya eşsiz, çünkü ikincileri daima reprodüksiyondur. Mesela mutfağımda duran ve yemek yaparken gözümün takıldığı Monet tablosu.
— Sanat eseri, kaynağı, icracısı ve izleyeni arasında bitmeyen bir ilişki vardır. Bu ilişki her yeni akımda ya da sanat dalgasında ölümsüzleşir. Sanatın “karma”sıdır bu. Bir öncekinden asla bağımsız olamazsınız ve onun bir sonucusunuzdur. Sonuç olmanız ise daima yeni bir fikirle ortaya çıkmanızı gerektirir. Bu büyük yarışı takip eden çok büyük bir izleyici kitlesi vardır ve bu kitlenin sanata ve sanatçıya ilgisi ise eserin kalıcılığını belirliyor. Kimi zaman sanatçı itiyor kimi zaman takipçiler çekiyor ve devam ediyor.
Konumuza dönecek olursak, müzik endüstrisinde ortaya çıkan işlerin ne kadarının sanat, ne kadarının zanaat olduğuna nasıl karar verebiliriz ve böyle bir yargıda bulunmanın bize yararı nedir?
Bir uçta yüksek satış rakamları, farklı soundlar, kalabalık konser performansları, dile pelesenk olan nakaratlar, tamamen tüketime dayalı, starlı, hitli, bol prodüktörlü işler, diğer uçta artık ana akımlardan oldukça kopmuş, estetik kriteri çoğu insan tarafından bilinmeyen, belli bir elit kitlenin takip ettiği, deneye, konsere ve akademiye dayanan bir yolculuk.
Birleşim noktaları az olsa da zaman zaman müziğin endüstrisi, işin deney kısmından faydalanır. Böylelikle iki uç arasındaki ilişki devam eder. Çünkü endüstriyel ürünlerin belirli ömürleri vardır ve yerine yenisini koymak gerektiğinde beslenecek kaynak bellidir; işi ileri götüren öncüler.
Bir uçta popüler kültür, diğer yanda avante-garde’lar. Tüm bu bahsettiklerim bende, endüstriyel kolda hizmet verenlerin zanaat için iyi birer aday olduklarını ama sanat için farklı niteliklere ihtiyaç duyulduğu izlenimini uyandırıyor. Burada bir parantez açıp, endüstrisi olan ve ayakta durma sebebini sattığı kopyaların oluşturduğu müzik gibi sanat dallarının çok sayıda kişiye hitap etme zorunluluğunu vurgulamak gerekir. Tam da bu noktada akla ilk gelen “toplum için sanat” anlayışının kendisini “toplum için zanaat” anlayışına bırakmış olmasıdır. Örnek vermek gerekirse, belli bir tarzda ve sound ile yapılacak müzikle belli bir kitleyi hedeflemek ve bu tarzda bir rock grubu yaratmak.
Burada bahsettiğim sınıf, işi eğlendirmek olan “entertainer”lar değil, ciddi olarak sanat ile uğraştığını düşündüğümüz ve ulvi hislerle işini icra ettiğini düşündüğümüz sanatçılar ve kimi starlar.
Bir endüstri var olabilmek için insanları tüketmeye yöneltmelidir ve her ürün eskidiğinde yerine yenisi konur. Bunun için model bir kişiye ihtiyaç vardır. Yani bir “star”a. Yaptığı iş bakımından tüm yaşam tarzı ile özellikle gençlere ve onların tüketim alışkanlıklarına yön verir starlar. O kadar ışıltılı bir yaşamları vardır ki herkes star olmak ister. Amaç ise herkese bunu istetmektir zaten. Çünkü bu istenirse star ile ilgili bir piyasa var edersiniz. O starın modelinde insanlar yaratırsınız ve ürününüzü öncelikle bu insanlara satarsınız. Starlara benzeyen başka star adayları çıkar. Kısacası star bir şirkettir, bir holdingdir.
Yapılan iş ne kadar iyi olursa olsun işin estetik ya da düşünsel kriteri esas değildir. Burada sanattaki diyalektik ilişkinin, kendisini tamamen ekonomik bir diyalektiğe bıraktığını görürüz.
Bir kalıp ustasının meziyeti en iyi heykeltıraşınkine eşittir. Tasarlanan ürünü alır ve mükemmel bir iş çıkarır. Eksiksiz ve mükemmel bir kalıbı alır ve işler. Ondan milyonlarca üretilir. Tasarımcı ise o ürünü tasarlar. Ortaya çıkan şey ise iyi kar etmenizi sağlayacak bir üründür, ama sanat eseri kadar mükemmel de olsa, o biricik ve eşsiz bir “zanaat” veya “endüstri” ürünüdür. Çünkü zanaatsaldır endüstriyeldir ve üretim amacı bellidir. Sanatsal değeri kullanım değerini aşmaz. Sanat ile en yakın alakası eğlenceli ya da dekoratif olmasıdır.
Peki bir star sanatçı değil midir ya da sanatını icra edemez mi? Endüstri içinde sanatçılar var olamaz mı? Ya da gerçek sanatı icra edip endüstriyi de peşinden sürükleyen müzisyenler yok mudur?
Elbette bunlar da var. Ama bu kişiler sayıca hep çok azdır. Bizim bilmediğimiz yerleri önce onlar keşfederler. Bazen bu keşfin sonucunu onlar dahi bilmez. Burada amaç gerçek ile yalanı birbirinden ayırmak ve kim ne payeyi hak ediyorsa bunu kişilere vermektir, fazlasını değil. Aksi takdirde değeri düşen ve anlamı değişen sanat insanın özgürleşme macerasında en büyük pranga ve en büyük gardiyan olacaktır.
|
|