TUNA PASE tunapase@gmail.com
Her şey; yani müzik, kalp atışı ve nefes alış ile başlamıştı: tabi sadece basit ve aynı zamanda kendini komplike zanneden canlı, insanoğlu için. Titreşimler, dalgalar ve devimimler ise insandan evvel çoktan ordaydılar: ezelden beridir her şey ses üretmekteydi ya da sonradan ‘bizim’ tarafımızdan etiketlendirildiği biçimiyle müzik.
Olan biten titreşimler düzenli veya düzensiz, tasarlanmış veya tasarlanmamış bir şekilde devam ederken; nefesimizin ve kalbimizin güzel akışından etkilenmiş olmalıyız ki; müzik yapmaya başladık. O an etkilendiğimiz ya da kurallarını belirlediğimiz keskin noktalar olmasa da, feyz alınan bir döngü vardı elbet; fakat henüz kağıda dökülmemişdi, ya da kurallanmamıştı; -hatta medeni bir paket içinde- gelecek nesillere sunulup bir kültür veya bilim malzemesi şekline sokulmamıştı. Şu aşamada müzik teorisi denilen kavramdan şükür ki çok ama çok uzaktaydık.
Nefesliler ve vurmalılar dünya sahnesindeydi artık, taklit ettikleri ise doğanın sesleri, evrenin bitmeyen dönüşü ve insanın hayat pınarlarıydı. Tabi ki tarif edildiğinde tamamen serbest doğaçlama içinde gerçekleşen bir şeydi müzik ama aslen taklit ve ilham kelimeleri iki önemli unsurdu burada. Asırlar geçti ve medeniyetler ile birlikte sosyal – kültürel ve bilimsel kurallar konuldu ortama. Müzik de her toplumda bu kurallardan nasibini aldı; gerek coğrafyaya, gerek bilimsel gelişmişliğe, gerek kültüre göre yazılı veya sözlü, birçok ‘tabu’ oluşturuldu bu sanat için. Bu tabular müziği bir anlamda bilim katına taşısa da, ya da aslen kolaylaştırıp sosyalleşmesine yardımcı olsa da ; bir yandan da kısıtlama ve kuralara göre hareket etme zorunluluğunu getirdi. Herkes, yani öncellikle müzisyenler ‘kafalarına’ göre doğaçlayamayacaklardı, ta ilk başta müzik yapmaya başlarken yaptıkları gibi.
Klasik batı müziği olarak adlandırılan geçmişi olan Avrupa Sanat müziği her ne kadar doğaçlama denilen kavramdan en az nasibi alan müzik olsa bile; her müziğin başlangıç noktası unutulmayarak ve içindeki dönemsel farklılıkları da düşünerek –müzisyenin aynı zamanda kompozitörün ihtişamlı koltuğuna ucundan değdiği doğaçlama geleneği göz ardı edilmemiştir. Besteci kavramının hatta egosunun yarattığı Batı Sanat müziği tarihinin diğer kültürler yanında ‘müzisyenin özgürlüğüne’ tam olarak yer vermesi, 20yy sonlarına kadar rastlanan bir davranış değildir. Oysaki özellikle Doğu kültürlerinde müzik, belirli kurallar içinde olsa da ilk elden müzisyenin ürettiği bir sanat ve ifade kaynağı olmuştur ve halen de öyledir.
Batı kültürünün doğaçlama yer vermemesinin en büyük nedeni olan ‘besteci egosu’;belki de bestecilerin yüzlerini diğer kültürlere çevirmesi ve yeni sesler arayışına girmesiyle sona ermeye başlar. Yeni yaratımlar arayan besteciler ‘tını’ denen büyülü bilmeceyi aramaya başladıklarında, hem teknolojiye hem de hayatının nerdeyse her anını enstrümanıyla geçiren müzisyene, kendinden çok güvenmesi gerektiğini anlayıp; müziği yaratma görevini vermiştir.
Oysa ki, elektronik müzik haricindeki neredeyse tüm müzik türlerinin son haline gelişi icrasıyla gerçekleşmektedir. Besteci her zaman hayalinde yaşattığı müziği beyninde –kalbinde tutup; kağıdına veya sözüne aktarmaya çalışsa da, son noktayı müzisyenler koyacaktır. Tabi ki bu durum sözlü ve yazılı geleneklerde birbirlerinden farklıdır. Sözlü geleneklerde besteci çoğunlukla müziğini icra eden bir müzisyendir de; müziğini öğretmenin ve aktarmanın en önemli ve elzem yolu çalmak ve eğitmektir çünkü. Bu bağlamda geleneğine ve arkasındaki müzik kültürüne göre kulaktan kulağa aktarımda, besteci müziğinin her ne kadar tamamen aynı kalmasını arz etse de, bilir ki aktarırken zamanla değişecek ve belki de gelişecektir. Hatta öyle bir durumu gelecektir ki ; bestecinin aktarımı sadece bir kompozisyon ya da müzik öncesi anahtar materyal olarak kalacaktır. Buradaki anahtar kelimesini kullanmak da, müzisyeninin elinde olan doğaçlama ile gerçekleşir.
Doğaçlama kelimesi bir anlamda tehlikelidir de. Planları ortadan kaldırır, ya da derecesine göre müzikal planları o an elinde enstrümanı olan müzisyene verir ki, müzisyenin ne yapacağı belli olmaz, belki de kurallara uymak istemez. Bu korku sadece her şeyi kontrol altında tutmak isteyen Batı Müziğinde vardır aslen, diğer kültürlerde doğaçlama değer verilen ve çok önemli bir yetenektir. Hatta müzik yapmak denilen kavram doğaçlama ile bir tutulmaktadır. Risk almak Batı Müziğinin arkasında taşıdığı kültüre pek yakışmıyordur belki de.
Doğaçlama denen unsurun bilimsel olarak kale alınması ise caz, İran ve Hint müziği sayesinde başlıyor. Daha popüler bir yönü ise belki de dünya en çok dinlenen etnik müzik olarak tanımlayabileceğimiz flamenko. Yazı içinde bahsettiğimiz Batı Müziği ise; sadece sanat müziği olarak adlandırılan kısımdır. Avrupa Halk müziği birçok farklı tarzda doğaçlama geleneğine sahiptir, belki de doğaçlamadan korku, ‘akademi’nin ya da sonradan akademikleştirilmiş müziklerin kasıcı güzelliğinden dolayı köklenmiştir. Batı sanat müziği tarihi içinde; sonradan akademik ortamlara taşınmış ve içlerinden müzik teorileri çıkarılmış müziklerde de aslen doğaçlama vardır. Fugue’ler den Cadenza’lara uzanan serbestlik öyküsü aslen 15yy’dan beri gündemde. Orta çağda; sabitlenmiş- kesin bordürleri çizilmiş müziğin, –limitli ve belirlenmiş- ölçülerde müzisyenin eline bırakılmaya plainchant melodileri üzerine yapılan polifonik doğaçlamalarla başlamıştır. Yüzyılın sonlarına doğru Cantare Super Librum (kafada yaratılan kontpuan) denilen sistem de 16 yy başına kadar kullanılmaya başlanır. 16yy da ise her şey müzisyen virtüözitesinin yükselen ivmesiyle şekil değiştirir.
Gregeryon ilahilerinden başlayan ve 17 ,18 yy da organistlerin opera ve konser eşliklerinde yükselen doğaçlamalarında kullandıkları kontrpuan teknikleri, Barok dönem ile dini ve din dışı tüm formlarda yer almaya başlar. Süslemesiz düşünülemeyen zamanın vokal ve enstrüman müziği, dönemin İtalya, Fransa, İngiltere gibi tüm önemli ülkelerinde çeşitli isimlere bürünerek kullanılan bir teknik hatta zorunluluk olmuştur.
16 yy başlarından başlayıp nerdeyse 18yy’a kadar uzanan müzikte bir nevi yenileşme ve deneysel tavırlar dönemi olan Barok dönemde, melodik ve armonik olarak doğaçlama ile müzik bir nevi süsleme bahçesi haline dönüşerek yeni bir dekorasyonla tamamen farklı bir hal almıştı. Bu süslemelerin tarzları ve kıvraklığı da tabi ki, zamanın enstrümantalistlerinin gelişmiş virtüozitelerine bağlıydı. Performans ile kağıt üzerindekinin gerçekten farklılaşma, ya da başkalaşma da başlamaları bu dönemdedir.
Bas üzerine kurulu bir düzen içindeki Barok dönemde, kurallara göre belirli varyasyonlar yapmak da, serbestlik yönünden süslemeler haricinde doğaçmaladaki gelişmelerdi. Anında tamamen yeni bir melodi ya da müzik yaratma olarak da tanımlayabileceğimiz bas üzerine doğaçlama, az da olsa bestecinin elinde olan süslemelerden daha özgürdü.
Keman cambazı Paganini, Barok dönemden çok daha sonraları; eğitim tarzlarından dolayı olsa gerek, doğaçlama yapmayı hiç sevmeyen ‘klasik müzik’ müzisyenlerinin tam aksine müziğindeki doğaçlamadan şöyle bahsediyor: “Görevlerim arasında her hafta iki konçerto çalmak geliyor ve her zaman piyano eşiğinde doğaçlama yapıyorum. Piyano eşliğini önceden yazıp üzerine çalacağım temayı doğaçlamak üzerine çalışıyorum”.
Konuyu 2007’deki İstanbul Müzik Festivali içinde düşünecek olursak, doğaçlamanın sahnede pek de dinlemediği programlarla karşılaştığımız geçmiş senelere inat, L’arrpegiata konseri Barok dönemin doğaçlama sanatının, özgürlüğünün ve zarafetinin bir ortam yaratacak. Barok Çılgınlıklar konser başlığına gelince; barok doğaçlamanın çılgın bir tarafı yoktur, hatta gayete sakin usturuplu ve beklenir şık hareketlerle yapan bir tarzdır. Klasik dönem içinde hapsolmuş bir program göz önüne alınırsa tabi ki bu başlık konser için çok uygundur ama vahşi ve fazla serbesti andıran çılgınlık yerine başka bir tabir bulmak da fena olmaz hani. John Cage sahneye -küvet, mutfak robotu, radyo ve gül demeti ile çıkıp müzik doğaçlasa işte o belki festivalin içine göre çılgınlık olarak tanımlanabilir halen bazılarımızca.
12 Haziran’da saat 20:00’de müziğine çok yakışır bir atmosfer olan Aya İrini’de gerçekleşecek olan Christina Pluhar yönetimindeki L’Arpeggiata konseri doğaçlamanın aslında hiç de sıra dışı olmayan tamamen müziğin doğasına uygun bulutunu üstümüzde tutacak. Kubbesinde kuşların gezindiği, hafif soğuk ve nemli ortamda oynak Barok müziği; iki farklı vokalisti sahneye çıkaracak. Uzmanlığı Erken ve Barok dönem olan İspanyol soprano Nuria Rial ve Umbrialı, klasikten folk ve caza kadar uzanan geniş repertuar ve müzik ilgisiyle vokalist Lucilla Galeazzi taşıdıkları farklı müzik yüklerini sahnede ortaya koyacaklar. Sahnedeki diğer bir cambaz ise;besteci ve doğaçlama ustası klarinet virtüozu Gianluigi Trovesi ise Avrupa’nı caz geleneğini Amerika’dan aldığı ilham ile şekillendirmiş bir müzisyen. Michel Portal, Evan Parker ve John Surman gibi müzisyenler ile aynı kefeye konulduğunda tarzı daha iyi anlaşılabilir.
2000 yılında Christina Pluhar öncülüğünde kurulan L’Arpeggiata, doğaçlamayı merkez olarak alarak, Erken dönemden, Baroğa; gelenekselden, özellikle ilgilendikleri 17. yüzyıl Fransız, İtalyan ve Napoliten müziklerini sahnede çeşitli kuvvetli altyapıya sahip müzisyenlerle işbirliği yaparak, unutulan repertuarı canlandırmaya, bilinmeyenleri ‘otantik’ kelimesine çok takıntılı olmadan fakat kesinlikle göz ardı etmeyerek ortaya koymaya çalışıyor .
Sahnedeki performansın seyirciyle iletişimde olduğu L’Arpeggiata; çaldıkları dönem müziklerinin de etkisiyle enstrümantal doğaçlama ve geleneksel müziklerden etkilenmiş ve faydalanmış vokaller ile çalışarak sahneye farklı tavırlar koyma arzusunda. Yorumun önemli rol aldığı toplulukta her biri kendi otantik enstrümanında ve stilinde yoğunlaşmış müzisyenler ve vokalistler sahnede çeşitli performanslar kurgulayarak dinleyiciyi görsel olarak da çekiyorlar. Duysal olarak olağanüstü renklilik ve aynı zamanda duruluğun bir arada yaratıldığı L’Arpeggiata, sadece klasik müzik dinleyicisine hitap etmediğinden geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı.
Alpha Recordings tarafından yayınlanan CD’leri ise şöyle: Girolamo Kapsberger’a ithaf edilen “La Villanella” albümü, Stefano Landi’ye adanan ikinci albümleri “Homo fugit velut umbra” . Barok ve geleneksel müzisyenleri buluşturan “La Tarantella” albümü ve ’Improvviso” CDleri ise ödüllü .Beğeni ve ödüllerin ardından Naïve plak şirketiyle çalışmaya başlayan L’Arpeggiata, bu işbirliğinin ilk ürünü olan CDyi olarak Ekim 2006’da İspanyol, Portekiz ve Latin Amerika’nın erken dönem ve geleneksel müziğini yorumlayan albümleri “Los Impossibles’’i yayımladı.
Avrupa’daki önemli tüm festivallerde sahne alan L’Arpeggiata’nın hangi CD yi nerden kaç senesinde nerden çıkardığını , hangi festivallerde sahne aldığını yazmaktansa; derim ki acale edin biletinizi alın, CDleri dinleyin ve İstanbul Müzik festivaline belki de şu ana kadar gelmiş en etkileyici müziği Aya İrini’de dinlemeye, doğaçlamanın verdiği çılgınlıkla her seferinde yepyeni bir hale bürünen bir performans için hazır olun.
Kaynaklar:
Bailey, Derek, Improvisation Its Nature and Practice in Music:
Academic Press, 1992.
Nettl, Bruno, Improvisation Concepts and Practices (Grove Music Online), http://www.grovemusic.com/
|