| |
Emre Memecan ememecan@yahoo.com
*Yazarın yazıyı 2005 senesi başında yazdığı göz önünde tutulmalıdır.
Sezonun başında, takip etmiş olabileceğiniz gibi, Miroslav Vitous Akbank Caz Festivali kapsamındaki konser için grubuyla birlikte 16 Ekim akşamı CRR’deydi. Randevumuza yetişmek için panik içinde içeri girdiğimizde, “daha henüz sound check devam ediyor” bilgisini alarak “bu röportaj olmayacak herhalde” diye evhamlara kapıldım. Soundcheck’den sonra bizden önceki röportaj randevusu, gözlerimizin önünde, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen dakikalar boyunca sürdü ve nihayet konserden tam 25 dakika önce konuşmaya başladık. Titizliği ile bilinen sanatçı, başlarken en çok 10 dakika konuşabileceğimizi peşinen belirtti ama içeri giderken konser saatine sadece 7 dakika kalmıştı. Bitirdikten sonra “ne iyi oldu bu röportajı yaptığımız” diye keyiflendik ve şimdi umarım siz de okurken aynı şeyi düşünürsünüz.
Emre Memecan (EM): Kariyerinize baktığımda yol boyu enteresan seçimler yaptığınızı düşünüyorum. Bunlardan ilki de oldukça genç bir yaşta, olimpiyatlara katılacak bir yüzücü veya bir caz müzisyeni olmak arasında yaptığınız seçim. Nasıl yaptınız bu seçimi?
Miroslav Vitous (MV): Aslında o sıralarda üç ayrı şeyi birden yapıyordum: Konservatuara gidiyordum, yüzme milli takımıyla olimpiyatlara hazırlanıyordum ve aynı zamanda da erkek kardeşimle birlikte bir caz triosunda çalıyordum. 1966’da yılında Viyana’da bir yarışmaya katıldım ve birinci oldum. Bu birinciliğin ödülü de Amerika’da burslu caz eğitimi almaktı. Geriye dönüp baktığımda bu seçimimden memnunum ve doğru yaptığımı düşünüyorum.
EM: Müzik hayatınızın en başında da ilk önce piyano ve keman çalışıp sonra kontrbasa geçmişsiniz. Bu nasıl oldu?
MV: Keman çalmaya başladığımda henüz 6 yaşındaydım ve bu aslında babamın seçimiydi. Yaklaşık iki yıl sonra öğretmenim öldü ve yeni öğretmenim benimle ne yapacağını bilemedi ve daha önce geçmiş olduğum bazı aşamaları tekrar etmeye başladık. Tahmin edebileceğiniz gibi sıkıldım ve piyanoya geçmek istedim. Sonra bir gün 12, 13 yaşlarındayken amcamın evinde bir kontrbas buldum ve tıngırdatmaya başladım. Amcam ilgilendiğimi görünce onu bana verdi ve o günden beri de kontrbası bırakmadım. Daha sonra babam benim konservatuara gitmem gerektiğine karar verdi, bunun için dersler aldım ve sonunda konservatuarda formal müzik eğitimine başladım. O günden beri de sırtım ve belim ağrıyor !
EM: Çok daha sonraları 1980’lerin sonunda Amerika’dan tekrar Avrupa’ya dönmeye karar verdiniz. Bunun nedeni neydi?
MV: İlk olarak, ben eski Çekoslovakya’dan bir göçmendim ve ülkedeki politik durum dolayısıyla uzun bir süre geri dönmem mümkün değildi. Bu da benim için sürekli bir üzüntü kaynağıydı. Fakat en önemlisi kendimi gittikçe artan bir şekilde köklerinden uzaklaşmakta olan biri olarak görüyordum ve bu sebeple de bir şekilde Avrupa’ya geri dönmem gerekiyordu. Amerika çok değişik bir yer ve ben orada 23 yılımı geçirdim. Öyle bir noktaya gelmiştim ki ya orada kalmaya devam edecek ve tamamen Amerikalı olmayı seçecektim ya da geri dönecektim, başka seçenek yoktu. Amerika’yı gerçekte hiç bir zaman anladığımı da söyleyemeyeceğim.
EM: Orada olmaktan mutlu değil miydiniz?
MV: Doğrusunu söylemek gerekirse hayır. Amerika’da insan kendini çok yalnız hissediyor. Havada yalnızlık var; uçaktan iniyorsun ve bir yalnızlık havasıyla karşılaşıyorsun, çok garip ama gerçekten böyle. İnsanlar hep kendi başlarınalar, sürekli para vb. şeylerin peşinden koşuşturuyorlar ve yalnızlar. Amerika’da çok önemli deneyimler edindim, bir çok olağanüstü insanla tanıştım ve çalıştım, müzisyen olarak başarılı görülen işler yaptım, Amerika bana çok şey kattı ama geri dönmem gerekiyordu.
EM: Zaman içinde müzik teknolojisine karşı bir ilgi geliştirdiğinizi görüyoruz. Sizi buna yönelten neydi?
MV: Bu teknolojiye ilgi duymamdan ziyade klasik orkestra sound’uyla ilgilenmemdi. Yaklaşık 10 yılımı bir ses kataloğu geliştirmeye verdim ve sonuçta ortaya dünyadaki en iyi kataloglardan biri çıktı.
EM: Sanıyorum bunun için bir patentiniz de var?
MV: Doğru. Şimdilerde artık bununla eskisi kadar uğraşmıyorum, tekrar zamanımın tamamını işe değil müziğe vermek istiyorum.
EM: Böyle bir şey yapma fikri nereden geldi?
MV: Besteleri, müziği edit etmek için teknoloji zaten vardı fakat ses düzeyinde bir şey yapmak mümkün değildi. Dolayısıyla, profesyonel açıdan tatmin edici bir ses kataloğuna sahip olursam bunu müzik yaparken kullanabileceğimi düşündüm. Kullanabileceğim böyle bir şey olmadığı için de kendim yapmaya karar verdim, bütün paramı, zamanımı bu işe verdim ve sonunda oldu. Fakat netice olarak da bırakmak istedim çünkü başlı başına bir iş haline geldi. Başta bu konuyla ilgilenmem bu işten para kazanayım diye değil, daha iyi müzik yapabilmek içindi, bu yüzden de bu kadar zamanımı aldı ve başarılı oldu! Dolayısıyla başkaları da yaptığımla çok ilgilendi ve bedeli neyse ödeyerek kataloğu kullandılar. Ancak ben kendimi hiç bir zaman iş adamı gibi görmedim, müzisyen olarak kalmak istiyorum ve o yüzden de bu işi artık bıraktım.
EM: Son albümünüzden bu yana oldukça uzun sayılabilecek 7 yıllık bir süre geçmiş.
MV: Tamamıyla bu yüzden, kataloğu geliştirmekle meşguldüm. Aslında çok da iyi oldu, bir süre seyahatlerden ve kontrbastan uzak kalmam gerekiyordu. Aynı zamanda, kataloğu hazırlarken müzikle ilgili inanılmaz bir öğrenme süreci de yaşadım: Her enstrümanın nasıl çalındığı, sesleri, aralıkları, sınırları; neredeyse her sesin nasıl ve nerede yaratıldığını öğrendim diyebiliriz. Gerçekten inanılmaz ve böyle bir şeyi formal eğitimle öğrenemezsin zaten. Tahmin edebileceğinizden daha fazla şey öğrendim ve kendim için bunu önemli bir ayrıcalık olarak görüyorum. Son albümümde de (Universal Syncopations), özellikle editing anlamında bütün bu öğrendiklerimi kullanma fırsatım oldu, çünkü artık sesin nereden gelip nereye gittiğini biliyorum.
EM: Son albümünüz, uzun bir aradan sonra, Rüya Takımı’nın tekrar bir araya gelmesi şeklinde yorumlanıyor. Bu albümle ilgili neler söyleyeceksiniz?
MV: Bence iyi bir çalışma oldu. İyi olduğunu düşündüğüm yeni parçalar ve yeni fikirler içeriyor. Aslında niyetim bu albümde cazın yaratıcı gücü ile bir klasik müzik orkestrasını bir araya getirmekti ama davulu kaydetme şeklimiz dolayısıyla bunun mümkün olmayacağını gördüm. Ancak albümle ilgili bütün işleri bitirdikten sonra farkına vardım ki istediğim klasik duygusu aslında gerçekleşmişti ama farklı bir şekilde: Klasik form bizzat bestelerin kendisindeydi, parçaların müzikal yapısı ve varoluş şeklinde. Kayıtlardan sonra bu albümün editing işleri ile 15 ay uğraştım. Kayıtları ve editing’i ayrı yapmıştık ve ayrıca bas ve davul dışındaki bütün enstrümanların kayıtları da ayrı yapıldı. Bunu yaparken elde etmek istediğim şeylerden biri de kontrbası köle durumundan kurtarmaktı. Biliyorsunuz cazda ritim bölümü köledir !
EM: Sizin müziğinizde değil herhalde ?
MV: En azından artık değil, ben bunu değiştirdiğimi sanıyorum. Çalarken bütün müzisyenlerle ve enstrümanlarla doğrudan iletişim kurmaya çalışıyorum ve sanıyorum bu kölelik durumunu ortadan kaldırıyor. Her neyse, bu son albümde klasik duygusunun bestelerle yaratıldığını düşünüyorum ve aynı zamanda yaratıcı güç de orada. Yakında başlayacağım yeni albümde ise bu sefer gerçekten klasik müzik sound’unda bir şey yapmayı planlıyorum. Bazı parçaları şimdiden kaydettim, hatta bazılarını da bu gece çalacağız.
EM: Miroslav Vitous, vakit ayırdığınız için çok teşekkürler.
|
|