Murat Arseven muratarseven@gmail.com
*Yazarın yazıyı 2005 senesi başında yazdığı göz önünde tutulmalıdır.
Kayhan Kalhor 1963 yılında Tahran’da doğdu. Müzik eğitimine çocuk yaşta başladı ve kemençedeki ustalığı kısa sürede onu İran’ın en saygın müzisyen ve topluluklarıyla bir araya getirdi. Klasik İran müziğinde ustalaşırken, kendi ülkesinin halk müziği repertuarını da yaptığı ülke içi gezilerle araştıran ve öğrenen Kalhor, henüz on beş yaşındayken önce İtalya’ya ve ardından Kanada’ya giderek batı müziği eğitimi de aldı. İranlı müzisyenlerin yanı sıra Shujaat Husain Khan, Kronos Quartet ve Yo Yo Ma gibi yabancı isimlerle de çalışan Kalhor’un kariyerindeki dönüm noktası kendisinin bestelediği ve vokallerini de gene bir İranlı olan M. R. Shadjarian’ın üstlendiği Night Silence Desert albümüdür. Sanatçının dünya genelinde bir hayran kitlesine kavuşmasını sağlayan bu albüm AFIM (Association for Independent Music) tarafından 2000 yılının en iyi geleneksel dünya müziği albümü seçilmiştir. Günümüz İran müziğinin tartışmasız en önemli temsilcilerinden biri olan Kayhan Kalhor geçtiğimiz kasım ayının başında halk müziği sanatçısı Erdal Erzincan’la birlikte verdiği bir dizi konser kapsamında Türkiye’deydi. Müzisyenle İstanbul konseri öncesinde görüştük. İki müzisyenin İ.T.Ü Miam stüdyolarında bu konser dizisinin ardından kaydettikleri albüme de değinmeden geçemiyeceğim.
Murat Arseven (M.A): Türkiye konserinizi çok uzun zamadır bekleyen birisi olarak bu ziyaretinizin biraz geç gerçekleştiğini düşünüyorum. Daha önce Türkiye’den herhangi bir konser teklifi aldınız mı?
Kayhan Kalhor (K.K): Hayır, almamıştım.
M.A: Dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de çoğu kişi sizi Night Silence Desert ve ghazal projesinden çıkan Rain albümleriyle tanıyor. Bu nedenle biz de Mohammed Reza Shadjarian ya da Shujaat Husain Khan’la geleceğinizi düşünüyorduk. Fakat bir Türk Halk Müziği sanatçısı olan Erdal Erzincan’la birlikte vereceğiniz bir konser için buradasınız. Bu birliktelik fikri nasıl ortaya çıktı ve bu ikiliden bir albüm beklemeli miyiz?
K.K: Elbette, bu ortaklıktan da bir albüm beklemelisiniz. Fakat ben, bunu sorunuzun girişine istinaden söylüyorum, çok sayıda müzisyenle çalışıyorum. Shadjarian ve Shujaat Hussein Khan bugüne kadar birlikte çalıştığım müzisyenlerden ikisi sadece. Dediğim gibi benim çok sayıda projem var. Bir başıma ürettiklerim ya da Yo Yo Ma ile birlikte Silk Road Ensemble kapsamındaki çalışmalarım gibi. Bu seferde Erdal Erzincan’la örneğin ve onunla çalmak benim için büyük bir onur. Bir kaç ay evvel tanıştık, kendisi mükemmel bir müzisyen ve bu birliktelikten yoğun haz duyuyorum. Bu nedenle de bunu kayıtlı hale getirmek istiyoruz doğal olarak.
M.A: Sanırım bu akşamki konser her iki ülkenin de halk müziği geleneklerini temel alacak. Peki daha sonra İran ve Türk klasik müziklerini, bir başka deyişle makam ve redif sistemlerini bir araya getirmeyi düşünüyor musunuz?
K.K: Öncelikle ben o şekilde düşünmüyorum. İran redif sisteminin makamdan ayrı değerlendirmiyorum. Redif makamdan oluşmuş, şekillenmiştir. Makam benim için çok daha önemlidir. Redif ise şehirlidir, saray müziğidir. Sanat müziği olarak da görülebilir fakat redif İran’ın değişik bölgelerindeki müziklerden etkilenmiştir ve bu yüzden makam aslında sanat değeri daha yüksek bir müziktir. Çünkü saray müziğinin varoluş nedenidir. Ben ise bundan sonra makam’ı kullanarak bir çalışma yapmayı düşünmüyorum. Zaten daha önce Night Silence Desert albümünde kullanmıştım.
M.A: Sizin müzik eğitiminiz İran’da usta çırak ilişkisi şeklinde başladı. Fakat daha sonra İtalya ve Kanada’ya giderek batı müziği eğitimi aldınız. Yurtdışında eğitim görmeye karar verdiğinizde nasıl bir beklentiniz vardı?
K.K: Benim müziğe genel anlamda bir ilgim var. Bu yüzden kendi ülkemin müziğinin, onu her ne kadar çok sevsem de, var olan tek tür olmadığının farkındayım. İşte bu nedenle ülkemin müziğini dünyanın farklı bölgelerinden müzisyenlerle paylaşmayı, onlardan yeni bir şeyler öğrenmeyi seviyorum ve farklı geçmişlere, altyapılara sahip müzisyenlerle birlikte çalışmaktan da yoğun haz duyuyorum. Benim yaptığım açıyı genişletmek bir anlamda. Hayatımın geri kalanında sadece İran müziği icra etmeyi hiç düşünmüyorum açıkçası.
M.A: Yurt dışında batı kompozisyonu eğitimi aldınız sanırım.
K.K: Evet. Aslında ben bunu Yo Yo Ma ve Kronos Quartet ile çalışmamın nedeni olarak görüyorum. Dediğim gibi bir çok kültürü, üzerimde oluşturdukları izlenimi diğer kültürlerden değişik müzisyenlerle paylaşmak benim için çok önemli ama şunu da belirtmeliyim ki İranlı üstatlarla birlikte ürettiklerimde olduğu gibi İran müziğinin saf hali de tatmin edici geliyor bana.
M.A: Daha batılı formları kullandığınız yayınlanmamış başka besteleriniz var mı?
K.K: Gelecek yıl gösterime girecek bir Japon filmi için müzik yaptım mesela. Yine Yo Yo Ma’nın Silk Road projesi kapsamında düşünülmeli. Bu tarzda bir çok kompozisyonum var yayınlanmamış olan.
M.A: ABD başta olmak üzere İran diasporasının yoğun olarak yaşadığı ülkelerde de konserler veriyorsunuz. Bu durumda aynı salonda hem yabancılar hem de İranlılar bulunuyor olmalı. Sahnedeyken bu iki gruptan farklı tepkiler alıyor musunuz?
K.K: Tabii ki, sanırım farklı geleneklere sahip insanlar müziğe farklı şekilde yaklaşabiliyorlar. Mesela bu akşamki konseri ele alalım. İzleyicilerin bir çoğuna Erdal’ın yaptığı müzik çok daha aşina gelecektir. Biliyorsunuz, her birimiz dinlediğimiz müzikler hakkında farklı seviyelerde bilgi sahibiyiz. Ama bu da çok önemli değil aslında. Asıl önemli olan dinleyicinin bilgi sahibi olsun olmasın müzik tarafından sarılması. Bütün amacım müziğimi dinleyen insanların onlara içinde kendi özünü barındıran bir çeşit sanat ulaştırdığımı hissetmeleri. Bunun dışında İran müziğini bilip bilmemeleri umurumda değil, önemli de değil ayrıca. Mesela ilk defa opera ya da klasik müzik dinlediğinizi düşünün, eğer hoşunuza gitmişse bunun tek sebebi dinlediğiniz müziğin güzel olmasıdır. Bu zevki duymak için dinlediğiniz şeyin geçmişini bilmeniz gerekmez. Bilmek size yardımcı olur belki ama bilmiyorsanız bu o müziği anlayamayacağınız anlamına gelmez.
M.A: Son yıllarda çıkış yapan İranlı müzisyenlerin kariyerlerine baktığımızda ortak noktalar var. Sizde dahil olmak üzere bir çok müzisyenin bir şekilde Chavosh Enstitüsü ve İran radyo televizyon orkestrası ile çalışmış olması mesela. Bu kurumların İran müziği için önemi nedir?
K.K: Chavosh Enstitüsü 70’li yıllarda İran müziğinin gelişmesi açısından çok önemlidir.
M.A: Peki bu kurum hala ayakta mı?
K.K: Hayır, ama ben ve benim kuşağımdan müzisyenlerin çoğu o kurumun bir mahsulüyüz denebilir. Bir çok genç müzisyen orda ya eğitim gördü ya da üretken hale geldi. O dönemden ustalarımız müzikle hala uğraşıyorlar. Hussein Alizadeh örneğin, biliyorsunuz kendisiyle hala çalıyorum. Yani Chavosh kurumsal olarak artık var olmasa da onu oluşturan insanlar hala varlar ve iletişim halindeler. Radyo televizyon orkestrasına gelince, ne yazık ki bugün bir anlam taşımıyor benim için. Ürettikleri müziğin kalitesi düştü. Ticari, popüler müziğe eğimli hale geldi. Artık hiç birimiz orada çalmıyoruz.
M.A: Bazı İranlıların müzisyenleri devlet destekli olan ya da olmayan diye ayırdığına tanık oldum. İran’da devlet ile müzisyen arasındaki ilişki sizce nasıl?
K.K: Evet devlet bazı müzisyenleri propaganda amaçlı destekliyor. Bende dahil olmak üzere az sayıdaki müzisyenin ise devletle hiç bir ilişkisi yok. Bizler bağımsız çalışıyoruz ve en azından ben buna devam etmekte kararlıyım.
M.A: Mesela Marzieh yurtdışındaki halkın mücahitleri örgütüne katıldıktan sonra İran devletinin karşı propagandayı önlemek için başka bir kadın şarkıcı olan Parissa’yı desteklediğini duymuştum.
K.K: Bu tam gerçekleşti mi bilmiyorum ama bir iddia sonuçta.
M.A: Böyle bir iddia var yani?
K.K: Aslında ben bunu ilk defa sizden duydum ama gerçekleşmiş olabilir. Sonuçta benim devletle hiçbir bağım yok ve bundan da gurur duyuyorum.
M.A: ‘World music’ tanımı hakkında ne düşünüyorsunuz?
K.K: Öncelikle son derece yeni bir durumla karşı karşıyayız. Yani demek istiyorum ki dünyada yaşayan insanlar birbirlerinin müziklerini yeni yeni dinlemeye, merak etmeye başladılar. Yirmi ya da en fazla yirmi beş yıllık bir geçmişi var bunun, yani dünya’nın farklı coğrafyalarında üretilen müziklerin popülerleşmesinin. Bu terimin var olan durumu adlandırmak açısından yetersiz kaldığını düşünüyorum. Fakat bu çeşit bir ismin, sınıflandırmanın peşinde değilim. Sanırım zamanla bunun gibi bir çok adlandırmayla karşılaşacağız.
M.A: Bu sınıflandırmalar ‘tüketiciyi’ yönlendirme işlevi görüyor olabilir mi?
K.K: Evet, bu uzun bir hikaye aslında. Sonuç olarak her şeyi tanımlamamız gerek. Onları raflara muntazam yerleştirmek zorundayız. Bu dünya müziği, şu pop müzik gibi. Ama gene de için bahsi geçen konu o kadar geniş ki böyle bir çaba başarısız olmaya mahkum. Mesela şu aralar Madonna’nın müziğini ‘world beat’ diye adlandıranlar var, bu ne demek ki. ‘World music’ tanımından başka bir şeye ihtiyacımız var. Belki ‘füzyon’ demek çok daha uygun. Ama o bile çok geniş bir alan. Farklı ülkelerden bir çok müzisyenin sayısız füzyon denemesi var ve her şey birbirine girmiş durumda. Anlayacağınız sağlıklı bir adlandırma için daha vakit gelmedi.
M.A: Son olarak içinde rica da barındıran bir sorum var. Shahram Nazeri ile tekrar çalışacak mısın?
K.K: Bildiğiniz gibi onunla daha önce üç ya da dört yıl kadar birlikteydim ve iki albüm yapmıştık. Eskiden başladığımız ama yarım kalan bir projemiz var. Şimdi onu bitirmeye uğraşıyoruz. Umarım seneye hazır olur.
|